Varolmayan Şövalye
 
       

I fail, I suck. I feel awful.

Yerdeydim, kalkamıyordum. Çok zorladım kendimi kalkmak için. Hayır olmuyor, olmuyor, olmuyor... Felçli gibiydim. Hiç bir şeye gücüm yoktu sanki. Kaybettim. Yenildim. Birisinin beni kaldırması gerekiyor, biliyordum. Kimse gelmedi, yerde 15 dakika boyunca kalkmaya çabaladım. Beceremedim.

O geldi;
"Kalk" dedi önce bana, beceremedim. Kendi dilimden başka bir dil bilmiyordum. Konuşamıyordum. Nasıl olduysa "I can't do this on my own" dedim. Ağızımdan çıkıverdi işte. "Kalk" dedi. Yardımına ihtiyacım olduğunu biliyordu. Elini uzattı bana olduğu yerden. Tutamadım, çok uzaktı. Sürünerek yanına giderim diye düşündüm ama çok uzaktı. "Kalk" dedi yeniden. Ağlamaya başladım. Çok ağladım. Dilim tutulmuştu sanki sadece gözlerimden yaşlar süzülüyor ama sesimi çıkartamıyordum.
Yaklaştı;
"You're not done yet, come on" dedi. Anlamadım ne dediğini. Gözlerinin içine öylece bakarken, ona hiç bir şey söyleyemeden yalvarırken, elini uzattı. Elini nasıl o kadar sıkı tuttum bilmiyorum. Elinin sıcaklığından mı, yoksa konuşamamamın verdiği eziklikten mi bilmiyorum, kendimi çok güvende hissettim. Hiç bu kadar güvende hissetmemiştim.

Eve gittik beraber. Uyudum hemen, güçsüz olduğumu biliyordum.
Güçsüzüm.
Erkenden uyandım, bu neredeyse hiç yapmadığım bir şeydi. Yoktu yanımda, dolandım evin içinde.
Yoktu...

Sen "Alo" demeden hemen önce kapı çaldı. Sen sanıp koştum kapıya doğru. Beklemiyordum oysa kimseyi. Kimse gelmemiş zaten. Sen aradın sonra, "bitti" dedin. Herhalde üzerinde çalıştığın projeden bahsettiğini sandığım için tebrik ettim seni. "Hayır, bitti" dedin. Ses tonundan anlamalıydım neden bahsettiğini. Konuşamadım yine. Konuşmaya devam ettin, algılayamadım neden bahsettiğini.
"Ama ben..." diye söze başlıyorum.
Çoktan kapattın telefonu. Aradım seni, açmadın.
O günden beri de görmedim seni. Aradan çok zaman geçmesine rağmen bekliyorum aramanı. Bilmediğim bir numaradan. Bilmediğim bir yerden. Senin aramanı umut ediyorum her sabah.

*Tam evden çıktığım sırada, benim evimde ya da başkasının evinde çalan bir telefonu duyduğumda telaş içinde geri dönüyorum. Merdivenleri hızla koşarak çıktığım için soluk soluğa kaldığım, tam vardığım anda ise kesilen telefon sesi yüzünden arananın ben olup olmadığını anlamayamadığım zamanlarda kendimi berbat hissediyorum.
Belki o'ydu diyerek.
Sokaktayken tanımadığım evlerde çalan telefon seslerini işitiyorum. Bu varlığımın kimse tarafından bilinmediği kentlerde bile başıma geliyor. O telefon sesini duyduğum andaki ilk düşüncem o telefonun bana geldiği oluyor. Bir kaç saniye sonra ise beni kimsenin arayamayacak oluşunun karşı konulmaz hafifliği ve huzurunu düşünüyorum. Ama bu huzur saniyenin bir saliyesi kadar sürüyor. Çünkü aklıma kilometrelerce uzaklıkta olan evimde tam o saniyede birinin beni arıyor olabileceği aklıma geliyor. Ve yine o telefona cevap veremeyecek olmanın imkansızlığıyla paramparça oluyorum.

Bir yerlerde, bir şekilde karşılaşabilmek umuduyla yaşıyorum. Belki de ömrümün sonuna kadar göremeyeceğim seni. En umulmadık yerde gözlerine tekrar bakabilme olasılığının verdiği tebessümle ayakta durabiliyorum. Bir şekilde seni gördüğümde sana doya doya sarılamayacak olmanın acısı hayatta karşılaştığım iki zorluktan birincisi.
Kimsenin beni, benim de kimseyi tanımadığım kentlerden birindeyim yine. Bir otel odasında kalıyorum, dışarıda yağmur yağıyor. Beraber ıslanırız diyorum kendi kendime. Sonra düzeltiyorum, ben ıslanırım.
Hava kararıyor, yağmursa devam etmekte. Karanlığa bakan odamdan dışarıyı seyrediyorum. Dışarıyı aydınlatan tek bir sokak lambası var. Bir kaç dakika sokağa bakıyorum.
Dalmışım. Neredeyse yarım saattir tek bir lambanın aydınlattığı o boş sokağa bakıyorum. Birazdan dışarı çıkarım diye düşünüyorum ve sıkı sıkı giyiniyorum. Yanıma şemsiye almadan çıkıyorum sokağa. Biraz yürüdükten sonra karşıdan gelen bir adam görüyorum. "Saat kaç?" diyorum. "Ich habe keine ahnung, was du sprichst ueber." diyor. Anlamıyorum. Kendiminkinden başka bir dil konuşamıyorum ve o adamın bana ne söylediği hakkında hiç bir fikrim yok.

Bir onbeş dakika yürümeye devam ediyorum. Karşıdan gelen kadına "Saat kaç?" diye soruyorum. Beni umursamıyor. Yürümeye devam ediyor ve bende. Bir kaç adım ötede bir grup var. Onlara yanaşıp soruyorum "Saat kaç?" diye. Hiç biri umursamıyor. Yüzüme dahi bakmıyorlar. Yürürken beni görmeyip çarpan bile oldu. Bu insanların nesi var böyle diye düşünüyorum. Çok zaman geçmeden anlıyorum;
Ben varolmayan Şövalyeyim.

Ve o Şövalye şimdi evinde, bir zamanlar bizim olan odamızda. Yine camdan bakıyor dışarıya, dışarıda yine yağmur var. Seninle beraber ıslanmayı hayal ederken burnu kanamaya başlıyor.
Belki de artık farkında;
senin asla aramayacağının, asla gözgöze gelemeyeceğinin, asla O elinden kaçıp gidecekmişcesine sarılamayacağının...

*bir kış gecesi eğer bir yolcu'dan alıntı bölüm.

 

06 Aralık '09 / 21.23
buğraberk.